30 Nisan 2009 Perşembe

Aydınlığa Hasret . . .

" İzmir'de düzenlenen ''Cumhuriyet Mitingi''ne izinsiz katıldığı ve öğrencilerine üzerinde Atatürk fotoğrafı ile "Cumhuriyet'e sahip çık" yazılı tişört giydirdiği gerekçesiyle, maaş kesme cezası verilen öğretmen, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, İl Milli Eğitim Müdürü ve okul idarecileri aleyhine açtığı tazminat davasını kazandı. " Cumhuriyet 30.04.2009

Bu haber size "Türkiye'de iyi şeyler de oluyor" mu dedirtiyor ?

Yada yüzlere bir tebessüm, bir sevinç mi yansıtıyor?

Mustafa Kemal'in ülkesinde, artık O'nun izinde gidebilmek neredeyse imkansız, tümüyle ise suç!

Artık Cumhuriyetin bütün kaleleri zaptedildi.

" Türkiye'de Cumhuriyetin sonu gelmiştir " diyen kayıp trilyon davası sanığı bir Cumhurbaşkanı, Mustafa Kemal'in makamında oturabiliyorsa; şundan emin olunuz:

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

Evet, Halil İbrahim Öğretmen bugün haklı bulundu.

Ama söyler misiniz bundan sadece 6 yıl önce böyle bir sebepten hakkında dava açılabilir miydi ?

Mustafa Balbay nerede ve neden, bir bileniniz var mı ?

Yorum sizin, bu ülke hepimizin!

Lütfen ülkenize ve Cumhuriyeti'nize sahip çıkın!

Yarın çok geç olmadan...

31 Mart 2009 Salı

Gidiş... (2)

ŞUBAT ayının 20’sinde bu köşede çıkan "gidiş" yazısı yayınlanınca, birçok eş-dost itiraz etti, ben boynumu büktüm.
Doğrusunu isterseniz hiçbir bildiğim yoktu, sadece gazetecilik içgüdüsüdür, ben o havayı tanırdım, havada yanık kokusu vardı.
O gün Ertuğrul Özkök aramıştı:
"Emin misin?.. "
Emindim...
*
Yine eminim:AKP’nin "gidiş" sürecidir bu.
Eğer Tayyip Erdoğan’ın "Milletim ne derse o..." sözü hálá geçerliyse; milletin yüzde 61’i AKP’yi istemiyor.
Üstelik onca katrilyonları aşan rüşvete, dağıtılan avantaya, seçmenin kapısına götürülen buzdolaplarına, üçlü kanepelere, kömürlere, nohuta, makarnaya rağmen...
Türk demokrasisi tarihinin en avantalı-rüşvetli seçimini yaşadı.
"Ya AKP yüzde 52 oy alırsa..." diye köşelerinde, televizyon ekranlarında yalakalık yapanların sabah-akşam toplumu yanlış yönlendirmelerine rağmen...
Başbakan yenilgisine ekonomik krizi neden gösterse de tam tersine ekonomik krizi "fırsata çevirip" her gün bir kesime indirim, ucuzluk, vergisiz alışveriş müjdeleri vermelerine rağmen...
Dahası; AKP karşıtlarının sabah karanlıklarında toplanıp toplanıp hapishanelere doldurulmalarına rağmen...
Telefonlarında konuşmaya korkuyordu insanlar...
Tehdide...
Korkuya rağmen...
Asıl önemlisi: Muhalefet olmamasına rağmen...
Deniz Baykal’a rağmen...
Devlet Bahçeli’ye rağmen...
*
AKP’nin "gidiş" sürecidir bu.
Ve bu "gidişin" ilk resmi işaretini gördünüz aslında.
Karşıdan gelen her üç kişiden ikisi, Tayyip Erdoğan’ı Başbakan, AKP’yi de iktidar görmek istemiyor...
Böyle bir iktidar; sanki hiçbir şey olmamış gibi artık orada öyle oturamaz...
Önümüzdeki süreçte siyasi gelişmeler hızlanacak...
Ben bu havayı tanırım...
Havada yanık kokusu var...

Bekir Coşkun, 31 Mart 2009 Hürriyet

13 Şubat 2009 Cuma

CHP’nin AKP’ye Alternatif Olabilmesi İçin…

CHP, AKP’ye nasıl alternatif olur? Bu soru kendi içinde şunları içermektedir;
- AKP iktidarındaki gidişten memnun olmayan ve “korkan” geniş bir kesim var.
- Bu geniş kesim “AKP’nin politikalarına ve uygulamalarına alternatif arayışı içindedir”.
- Öyleyse, “AKP’nin sağ, İslamcı ve işbirlikçi politikalarına solda çağdaş bir alternatif aranmalıdır.”
Mevcut politikalara ve uygulamalara karşı olduğunu söyleyen en büyük parti olarak, ana muhalefet CHP’nin alternatif olabilmesi için, ne yapması gerekir? Ya da nasıl bir kimlikle ortaya çıkmalıdır?
- AKP’nin izlediği politikalara ve uygulamalara karşı, “alternatif olabilecek iktisadi, siyasi, sosyal ve güvenlik politikalarına CHP’nin dört elle sarılması gerekir.”
- Bu politikaların aynı zamanda Cumhuriyet’in değerleri ve “Atatürk devrimleri” ile örtüşmesi zorunludur. Aksi halde, “alternatif olamazlar”.
- Öte yandan, Türkiye’nin bu bölgede karşı karşıya bulunduğu dış tehditleri önleyici ve dengeleyici politikaları içermelidir. Bu olmazsa,“Cumhuriyet ve Lozan” zaten ortadan kalkmış olacaktır.
AKP’ninkiler ve alternatifleri
1) İktisadi olarak AKP sosyal devleti ortadan kaldırıp “serbest piyasa ve özelleştirmelerle işleri yabancı tekellere ve yandaşlarına havale etmektedir.”
“Ben AKP’ye alternatifim” diyen CHP’nin “bütün bunlara karşılık, sosyal devlete ve ulusal politikalara dayalı inandırıcı çözümler ortaya koyması gerekir. Tarımda, sanayide, enerjide, iletişimde, mali alanda” sosyal devlet ve ulusal politika şemsiyesi altında politikalar getirmesi kaçınılmazdır. Bunların ancak makro plan ve politikalarla sağlanabileceğini savunmak ve projelendirmek gerekir.
AB bile bunu yıllardır uyguluyor. İşleri piyasaya bırakan koskoca ABD’nin ise bugün içine düştüğü felaket ortadadır.
2) AKP, “ABD ve AB ile kurduğu özel ilişkiler sonucu”, Washington ve Brüksel’e bağımlı bir politika izliyor.
- BOP’a bağlanma var.
- “AB süreci” üzerinden Türkiye’nin himaye altına sokulması var. “Ben AKP’ye alternatifim” diyen CHP’nin bu iki konuda net tavır sergilemesi gerekir. “AB sürecinin”, Türkiye’yi parçalanmaya ve sömürgeleşmeye götürdüğünü; bu ipoteği ortadan kaldıracağını açık ve inandırıcı bir biçimde ortaya koymalıdır. Bunu yapmıyorsa, AKP’den farkı kalmaz.
BOP’un hedeflerinden birinin, “Lozan’ı ortadan kaldırmak olduğunu” ortaya koymalı ve CHP’nin bu nedenle projeye karşı çıkacağını belirtmelidir.
Bunları söyledikten sonra da, “dış ilişkilerde dengeli bir politika yürüteceğini”, Rusya, Çin ve Hindistan’la “Batı ile olduğu kadar”, ikili ve çok taraflı ilişkiler içine gireceğini inandırıcı bir biçimde ifade etmelidir.
3) Demokrasinin, laikliğin ve sosyal devlet düzeninin sağlanabilmesi için en başta, “katılımcı demokrasinin işlemesi gerektiğini”, bunun için de toplumsal ve toplumcu örgütlenmelerin CHP tarafından öne çıkarılacağını, gerekli yasal düzenlemelerin yapılacağını inandırıcı bir biçimde ortaya koymalıdır.
4) CHP’nin alternatif olabilmesi için “partinin tabana yayılması ve yerel örgütlerinin öne çıkarılması” yaşamsal önem taşır. Bu aynı zamanda, demokrasinin de vazgeçilmez koşuludur.
Sıraladığım birkaç ana başlığa yüzlercesi eklenebilir. Sadece önemli olduklarına inandığım başlıkları yazdım.
Halkın büyük bölümü yabancı tekeller tarafından ezilmektedir. Esnaf, işçi, köylü, KOBİ’ler vahşi kapitalizmin ve Batı tekellerinin insafına terk edilmiştir. CHP köylüyü, işçiyi, esnafı, memuru örgütleyerek nasıl koruyacağını somut olarak ortaya koymalıdır.
Piyasaya karışmadan, yabancı tekellere karşı çıkmadan, AB sürecini değiştirmeden “halka sahip çıkılamaz”. O zaman “inanç,sadaka, tarikat ve baskı rejimi yoluyla halka sahip çıkanlar” ülkeye egemen olur.
CHP’nin AKP’ye alternatif olabilmesi için bütün bu gerçeklerle açık açık yüzleşmesi gerekir. Sadece Deniz Feneri soygununu ortaya çıkararak, 5-10 rüşvet ve yağma işini kamuoyuna getirerek AKP’ye alternatif olmak imkânsızdır.
Parti içi, Türkiye içi ve Türkiye dışı politikalarda CHP’nin yeniden yapılanmaya gitmesi gerekir. Bunu yapabilen bir CHP ancak o zaman AKP’ye alternatif olacaktır.
Merkel’le görüştüğü gibi Chavez’le de buluşabilen, Brüksel’e gittiği kadar Moskova ve Pekin’e de uğrayan bir CHP genel başkanı, partisini AKP karşısında ezici bir zafere götürür…
Sadece yolsuzlukları su yüzüne çıkarmak AKP’yi zayıflatır ama CHP’yi alternatif yapmaz…
CHP’nin sessiz tabanının “çok büyük oranda” bu düşüncelerime destek verdiklerini iyi biliyorum; tavan da bu noktaya geldiği zaman parti AKP’ye gerçek bir alternatif olabilecektir…

Erol Manisalı
12 Şubat 2009, Cumhuriyet

02 Ocak 2009 Cuma

"Güneşli Günler..."

Kötü, çok kötü bir yıldı…
Tıpkı yaşadığımız son yıllar gibi…Yaşam alanlarımızın sinsice, zorla, baskıyla, tehditle daraltılmasının artık açıkça tartışılmaya başlandığı bir yıldı… Ötekileştirilen aydınlık milyonların nasıl bir baskı altında olduğunun rapor haline bile getirildiği bir yıldı aynı zamanda!..
Ama 2008’in diğerlerinden çok farklı bir yanı vardı; karşıdevrimin tüm silahlarıyla, işbirlikçileriyle, dış destekçileriyle “büyük saldırıyı” başlattığı yıl olarak kazındı tarihin belleğine… Cumhuriyete son ve kesin darbeyi indirmek, en büyük engel olarak görülen yurtseverleri sahneden silmek, rejime, Atatürk’e sahip çıkan milyonlarca cumhuriyetçiye gözdağı vermek, umutsuzluk ve yılgınlık yaratmak için “asrın davası” sahneye kondu:
Gerçekten de “asrın” hatta asırların nitelemesini hak ediyordu, çünkü soruşturması, bir yılı aşkın tutukluluk süresi, içeride neyle suçlandığını bile bilmeden can veren, kanser olan, beyin kanaması geçiren sanıkları ve binlerce sayfalık iddianamesi ile dünya hukuk tarihinde eşine benzerine rastlanmayan bir davaydı…
- Başladığı gün çöktü!..
***
Ama her aksiyon, reaksiyonunu da yaratır!..
2008, işte bu açıdan son derece yararlı bir yıl oldu… Yıllardır üzerine ölü toprağı serpilmişçesine sessiz, edilgen, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” , “azıcık aşım, kaygısız başım” özdeyişlerinin ardına sığınmış insanlar, aslında çok büyük kaygı duymaları gerektiğinin bilincine vardılar… Hayatlarının, geleceklerinin nasıl ellerinden kayıp gittiğinin ayırdına varmaya başladılar…
Tabii, yolsuzluklar, hırsızlıklar, hiçbir yere saklanamayan vurgunlar da bu uyanışı körükledi… Deniz Feneri kepazeliği, Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet, Melih Gökçek rezaletleri “neler oluyor, nereye gidiyoruz” duygusunu öne çıkardı…
Birtakım “aydın”ın “Ermenilerden özür diliyoruz” kampanyası da, ortaya çıkan yeni “bilincin” bilenmesinde azımsanmayacak ölçüde etkili oldu!.. İnsanlar, yalnızca yaşamlarının, geleceklerinin ellerinden alınmadığını, yurtlarının da ayaklarının altından çekilip alınmak istendiğini fark ettiler…
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı TESEV’in, Etyen Mahçupyan’ın moderatörlüğünde hazırlattığı “Kürtlerden özür dilenmesi, yeni bir anayasa hazırlanıp, laiklik, bölünmez bütünlük, bayrak, dil, başkent unsurlarını içeren ‘değiştirilemez’ ilkelerin kaldırılması, hatta okullarda okutulan ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ andının dahi kaldırılması” önerilerini içeren raporu da bu bilinci pekiştirdi…
- 2008, yalnızca bu açıdan da olsa alkışı hak ediyor!..
***
2009’da çok ama çok zor geçecek, biliyorum…
Ama bir başka şeyi de biliyorum; bu ülkenin egemenleri, onların işbirlikçileri ve sırtlarını yasladıkları emperyalistler artık “köpeksiz köyde değneksiz gezemeyecekler!.. Bu güzelim ülkenin bağımsızlığına, haysiyetine, çocuklarının geleceğine sahip çıkacak olan milyonlar, meydanın boş olmadığını kanıtlayacaklar…
İntikam davalarıyla sindirilmek istenen, hayali senaryolarla suçlanarak hapishanelere doldurulan yurtseverler de daha büyük bir kararlılıkla kaldıkları yerden devam edecekler… Kısacası 2009, hem zor, hem de aydınlığa açılan pencere olarak tarihteki yerini alacak… Yıllardır sürekli tekrarladığım, büyük şairin şu dizeleri de olanca parıltısıyla öne çıkacak:
- Güzel günler göreceğiz çocuklar…

Ümit Zileli
01.01.2009 - Cumhuriyet

29 Aralık 2008 Pazartesi

Pabush!


Pabuç sadece ayağımıza giydiğimiz bir eşya değil, aynı zamanda dilimize doladığımız bir sözcüktür.
Yılmadan, korkmadan, bildiği yolda ilerleyen kişi; gürültüye pabuç bırakmayan biridir!
Konuşması terbiyesizliğe varan, karşısındakine saygısız sözlerle saldıran kişinin pabuç kadar dili vardır!
Eğer bir kişi ikincilleşmeye başlamışsa, yerini başkasına kaptırmışsa söylenir:
Pabucumuz dama atıldı!
Giriştiğimiz iş, öngörümüzden zorsa ne deriz?
Pabuç pahalı!
Değme üçkâğıtçılara bile kazık atabilecek yetenekteki kişi, Türkçemize göre, şeytana pabucu ters giydirecek güçtedir!
Uzun sözün kısası, yukarıdaki deyimlerin tümü 5 yıldır Irak’ta yaşanıyor. Bush yönetiminin 20 Mart 2003’te başlattığı kanlı işgalden sonra yaşananlarda pabucun her türlüsü vardı; bir tek “pabush” yoktu!
Anadolu’da sonu “ç” ile biten sözcükler yumuşatılarak söylenir. Pabuç yerine pek çok yerde “pabuş” kullanılır.
Türkçemizin o güzelim eşanlamlılığına, çokanlamlılığına bir de “pabush” eklenmiş oldu!
***
Iraklı gazeteci Muntazır el Zeydi bir haftadır dünya gündeminin bir numaralı ismi. Irak’taki Amerikan yönetimine veda etmek için Bağdat’a gelen Bush’un, gazetecilerin karşısına çıktığında tanıştığı ayakkabılar, binlerce sayfalık yazıdan çok daha iyi dile getirdi gerçeği.
Bush, olaydan birkaç gün sonra verdiği demeçte, bu tür şeylerin demokrasilerde olağan olduğunu anlattı, ekledi:
“Gazeteciye çok sert davranılmasın. Bu, kendini ifade etmenin ilginç ve değişik bir yoluydu...”
Bush, böyle söyleyedursun, El Zeydi’den gelen haberler şöyle:
Kemikleri kırılıncaya kadar dövüldü. El ve kaburga kemiklerinde kırık var. İç kanama oluştu. Olaydan sonra sorgu için nereye götürüldüğü açıklanmadı. Yabancı devlet başkanlarına hakaretten yargılanacak...
Bu bilgiler ışığında durum şu:
El Zeydi dünyada övüldü ama ülkesinde dövüldü.
Irak’ta 5 yıldır süren iç kanamaya bir de El Zeydi’nin kanaması eklenmiş oldu.
Yargılanma biçimi bizce çok yanlış. Bush, Irak için yabancı devlet başkanı değil ki, bu maddeden yargılansın!
***
El Zeydi’nin kemiklerinin bir an önce kaynamasını dileyelim...
14 Aralık dünya ayakkabı gününün hemen ertesinde 5 kıtada; pabush oyunlarının üretilmesi, ABD’nin icat etmesi gereken silahların arasına “ayakkabısavarların” da eklenmesi, şu gerçeği bir kez daha ortaya koydu:
Bir kişiyi ya da durumu gülünç hale getirmek kadar ciddi bir eleştiri yoktur!
Girişte, pabuçlu deyimleri sıralarken “pabuç kadar dili var”ı sözlük anlamı gereği olumsuzladık ama şöyle bir deyim de üretebiliriz:
Pabuç kadar yüreği var!
Ne olursa olsun, Iraklı gazeteci bütün dünyaya şunu gösterdi:
Halktan büyük güç yoktur!
Ne kadar güçlü silahlarınız olursa olsun, ne kadar etkili yönetim oluşturursanız oluşturun, halkın gerçek anlamda desteğini alamamışsanız, bu güçlerinizin tümünü halkla çarpın, sıfır çıkar!
Arap dünyasında başka bir nedenle, başka bir kişi için üretilmiş olan fıkrayı El Zeydi’ye uyarlayalım:
Bağdat’ın yeni açılan büyük alışveriş yerlerinden birinde bir kadın hızla tuvalete yönelmiş. Yanlışlıkla erkekler tuvaletine girince bir görevli kapıda tutmuş uyarmış; “Yanlış girdiniz, burası erkekler tuvaleti.”
Kadın sormuş:
“İçeride El Zeydi mi var?”- Yoo bunu nereden çıkardınız?
“Arap dünyasında başka erkek yok ki!”

Mustafa BALBAY

29 Kasım 2008 Cumartesi

Tandoğan Sendromu

Pek ama pek çok kişi için, Tandoğan, Ankara’da bir meydan adının ötesinde bir anlam ifade etmeyebilir. Hele hele, kimse, bir kentin meydanlarının adının nereden geldiğini merak edip öğrenmediğine göre.
Onun için bir açıklama ile başlamakta yarar var. Nevzat Tandoğan, 1929-46 yılları arasında, Ankara valisi olan, dönemin çok ünlü ve pek de ceberut kişisi olan zattır.
1930 yılından itibaren, tek parti rejiminde, devletin içişleri bakanı, tek parti CHP’nin genel sekreteri, valisi de, başında bulunduğu ilin il başkanı sıfatını taşıdığına göre, merhum Nevzat Tandoğan da iki şapkası olan bir yöneticiydi.
Tandoğan, 1946 yılında Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay’ın sonunda suçlu bulunarak 20 yıl hapis cezasına çarptırıldığı davada tanık olarak ifade vermesinin ertesi günü intihar etti.
Bu olayla ilgili en geniş ve en doğru bilgiyi, Altan Öymen’in “Bir Dönem Bir Çocuk” kitabında bulmak mümkündür.
Nevzat Tandoğan’ın, bir solcuyu sorgularken söylediği ileri sürülen şu sözleri çok ünlüdür:
- Ne komünizmi yahu! Bu memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz.
Bu sözlerin gerçekten söylenip söylenmediğini bilmiyorum, ama yakıştırma bile olsa çok güzel yansıtıyor bir dönemi ve zihniyetini.
“Ne gerekiyorsa biz yaparız, başkasına gerek yok” zihniyetini ifade etmek istedim, Nevzat Tandoğan Sendromu derken.
***
Sayın Baykal’ın ani bir ilhamla mı, yoksa uzun düşüncelerin sonucu mu olduğunu bilmediğim ama örgüte danışmadan, tabandan demokratik tartışmayla geliştirilmediği kesin olan çarşafa, bir oku da, laiklik olan altı oklu parti rozeti takma politikası bana Tandoğan Sendromu’nu anımsattı.
Kısacası Sayın Baykal, iç ve dış kamuoyuna, cümle âleme şunu mu söylemek istiyor acaba:
- Ilımlı İslam gerekiyorsa, başkasına gerek yok, onu da biz yaparız.
DAHA ÖNCE DE BELİRTTİM, LAİKLER İLE BAŞÖRTÜLÜLERİN BİR ALIP VEREMEDİKLERİ YOK, BAZILARININ BAŞÖRTÜSÜNE TÜRBAN ADINI VERİP ONU KAMU ALANINA ZORLA SOKMAYA ÇALIŞMALARINDAN ÖNCE TÜRKİYE’DE BİR BAŞÖRTÜSÜ SORUNU DA YOKTU, ŞİMDİ DE YOK; ŞİMDİ VAR OLAN TÜRBAN SORUNU. KAVRAMLARI BİRBİRİNE KARIŞTIRMAYALIM.
Ama bütün bu belirttiklerim, çarşafa gösterişle parti rozeti takılmasını, yakınlarını çarşafla kapattıktan sonra, “kadının yeri evidir” diyen zihniyetin belediye başkan adayı olarak gösterilmesinin ardından bir de bunun gösteri vesilesi yapılmasını haklı göstermiyor.
Üstelik de daha önce de belirttiğim gibi, CHP’nin altmış yıl önce de denediği bu yol kendisine oy da sağlamıyor.
Nafile gösteriler, imajı zedeliyor, kimse de aslı varken taklidine itibar edeceğe benzemiyor.
***
Üstelik, pek kendine özgü bir kişi olan Türkiye-AB Karma Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk bile bakın ne diyor:
- Türban ile çarşaf arasında çok büyük bir fark olduğunu, çarşafın türban kadar masum bir şey olmadığını düşünüyorum. Çarşaf kadınları ayaklarına kadar örtü içine sokuyor. Türbanla karşılaştırılmayacak ölçüde bir simge olarak görüyorum.
Lagendijk, yine de Baykal’ı destekliyor ve bu konuda cesaretle ilerlemesini istiyor.
Artık dini politikaya alet edenlere elini veren Baykal kolunu alamayacak, yeni açılımlara zorlanacak.
- Kendi partinin üyeliğine layık gördüğünün daha hafif örtünmüşünü nasıl üniversiteye gitmekten alıkoyabilirsin, diyebilecekler Baykal’a.
Bu çıkışı yapanlar tepeden tırnağa da haklı olacaklar.
Baykal artık Anayasa Mahkemesi’ne başvurularını ve Yüksek Mahkeme’nin kararlarını da savunamayacak.
Ama belki de savunmaya da niyeti yoktu. Belki de artık, laiklik konusunda yeni bir yol tutacak ve neo-laik, (yeni laik) veya quasi-laik (laik benzeri) veya daha beteri pseudo-laik (sahte laik) bir çizgi tutturarak bütün dünyaya ima yoluyla da olsa şunu söyleyecek:
- Ilımlı İslam gerekiyorsa, onu da biz yaparız, başkasına gerek yok!
Bakalım Tandoğan Sendromu CHP’yi kurtarmaya yetecek mi?

Ali Sirmen
29 Kasım 2008 - Cumhuriyet

28 Kasım 2008 Cuma

Deniz Feneri: Tam Yol İleri!..

Deniz feneri kepazeliği tam yol devam ediyor!..
Almanya’da karar alınalı aylar oldu, gerekçeli karar da açıklandı, suçlular cezasını çekmeye başladı, Alman savcı ve hâkim açık açık “Asıl failler Türkiye’de” diyerek adres de gösterdi, ama Deniz Feneri davası dosyası hâlâ Ankara’ya, Adalet Bakanlığı’na ulaşmadı!..
- İnşallah, yerel seçimler bitsin, sonrası Allah kerim!..
Deniz Feneri kepazeliğinin Türkiye’deki “asıl failleri” olarak gösterilen isimler kimlerdi? Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman ve Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Zahid Akman ile iki üç daha küçük çapta isim... Almanya’da RTÜK Başkanı ile ilgili bir dolandırıcılık davası açıldığını biliyorsunuz. Ama Zahid Bey hiç oralı değil, aslanlar gibi başkanlık yapmayı sürdürüyor!..
Zekeriya Karaman’a gelince; o ve Kanal 7 kadrosundan İsmail Karahan önceki gün İstanbul Adliyesi’nde, cumhuriyet savcısının karşısında sorgudaydı. Peki, konu neydi?.
- Sahte vekâletname!..
***
Önce sahtecilik olayını anımsayalım:
Deniz Feneri dolandırıcılığının manşetlerden inmediği günlerde Vatan gazetesi gerçekten müthiş bir gazetecilik başarısına imza atmış ve inanılması güç bir sahtekârlığı gün ışığına çıkarmıştı. Deniz Feneri Almanya davasının bir numaralı sanığı olarak yargılanan Mehmet Gürhan, aynı sıralarda Kanal 7’nin patronu Zekeriya Karaman’ı İstanbul’da bir noter aracılığı ile Türkiye’deki tüm işlemleri için vekil tayin etmişti. Ne var bunda, herkes herkesi dilediği gibi vekil tayin edebilir, diyeceksiniz. Mehmet Gürhan edemezdi, çünkü vekâletnamenin üzerinde yazılı olan tarihte Almanya’da hapisteydi!!! Yani Gürhan’ın hapishaneden çıkıp, Türkiye’ye gelmesi, vekâletnameyi verip tekrar Almanya’ya hapishaneye dönmesi fiziksel ve de yasal olarak mümkün değildi!..
Pekii, elde etmek için böylesine bir sahtekârlığın göze alındığı vekâletname ne işe yaradı?.. Zekeriya Karaman o vekâletnameyle Mehmet Gürhan’ın Haliç Deniz Taşımacılığı ve Turizm şirketindeki hisselerini yakın adamı İsmail Karahan’a devretti.
Pekii, işlemleri kim yaptı?. Patron Karaman’ın ifadesiyle yanıt verelim: Zekeriya Karaman, “Eyüp’te kendilerine daha yakın bir noter olmasına rağmen eskiden beri çalıştıkları İstanbul 10. Noteri’ni işyerine davet ettiklerini, bunun yasal bir sakıncası olmadığını” söylüyor..
Yani şöyle olmuş oluyor: Zekeriya Karaman, eskiden beri tanıdığı İstanbul 10. Noteri İsmet Büyükkılıç’ı işyerine davet ediyor ve işlemler tamamına eriveriyor!.. Bu arada söz konusu noter bey için kovuşturma yapılacak ama Adalet Bakanlığı’ndan hâlâ izin verilmiş değil!..
Ama bence İstanbul Adliyesi’ndeki sorgulamanın zirve noktası, Zekeriya Karaman’ın bu vekâletnameye nasıl ulaştığını anlattığı bölümdü:
- Masamda buldum!!!
Karaman, vekâletnameyi cami avlusunda bulduğunu söyleseydi herhalde çok daha inandırıcı olurdu!..
***
Gördüğünüz gibi Deniz Feneri dosyası “elbirliği” ile faili meçhule doğru doludizgin ilerliyor!..
Almanya’dan dosya bir türlü gelmiyor. Adalet Bakanı, sahteciliğin göbeğinde yer aldığı iddia edilen noter için kovuşturma iznini bir türlü vermiyor... Sahte vekâletnameyle devredilen hisselerin akıbeti ne olacak bilinmiyor… Deniz Feneri’nin asıl failleri ellerini kollarını sallayarak “büyük ve önemli” işlerini sürdürüyor…
Haa, bu arada Deniz Feneri Derneği Kurban Bayramı’nda derileri iç etmek, pardon toplamak için dev ilanlarla harıl harıl çalışmayı sürdürüyor. İlanlarda ve internet sitesinde en çarpıcı bölüm, insanların adeta gözüne sokuluyor:
- Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve izin almadan yardım toplayabilen dernektir..
Hayırlara vesile olsun inşallah!..

Ümit Zileli
28 Kasım 2008 - Cumhuriyet